Usret/ Yutkunma Zorluğu
YUTKUNMA ZORLUĞU (USRET)
Kar tanelerinin, ağaçların yapraklarına çadır kurduğu bir gecede, kaç kişi kayıtsız kalabilir bir yok oluşa… Kaçımız; bir çift at nalının altına, gönüllü koyar başını. Bir aslan yelesinde kaç bit saklanır, ısınmak için…
Hayatımızın dönüm noktasında; tehlikeler, korkular, tutarsız bir çiçek olup açarmış kollarını, bizi beklermiş. Kol gezen zabıtalar, tasımızı tarağımızı bizden koparabilmek için yer bilirmiş. Elimizde avucumuzda kalanlar da sıfıra bir adım daha yaklaşırmış, böylece. Kaldırım çizgilerini, anlamsızca takip ederek kareleri sayarken anlamazmışsın, bunca olanca hızıyla oluşan nedâmeti.
Sofrada bir parça ekmek ve bolca tuz var…
- Umutsuzluk nasıl bu kadar konuşlanabilir; bir insan beynine ya da kalbine? Düşünürken bir reyhan kokusu, tüm gücüyle asıldı burun mendireklerime . Ben de ivedîyen, düşmesinler diye, iyiden iyiye içime çektim. İnsan, en olmadığı zamanda nelerle karşılaşabiliyor, dedim bir kez daha… Bu hüzünle kendimi, ağıt yakan bir annenin kollarında bir sağa bir sola yalpalanıyor gibi hissediyordum… Ses çıkartmak istiyordum ancak tıpkı da toprak gibi; sessiz ve nemliydim...
Sokakta, çelimsiz poşetlerin, nasırlı ellerini öptüğü bir teyze… Ya da bir akşam yemeği rutininde; sevgisiz sofralarda midesi yarılan bir yengeçti, kelimeleri… Vurdumduymazdı, beklentiler. Tepeden aşağı yuvarlanan harfler bir ağacın dibinde duruyor ve tünedikçe anlamlaşıyordu.
Bufalo yutan yılanları sorgulamaya başlıyordum artık, yılanların neden öldüklerini değil… Neyse çok uzatmayayım, dedi. Göz kapaklarının yelpaze gibi bir oraya bir buraya savruluşuna kayıtsız kalamayarak devam etti:
Annem ve babam uzun süredir çocuk istedikleri için bana bu ismi vermişler. Bu zaman zaman bana kendimi kötü hissettiriyor, itiraf etmeliyim. Sonuçta ben değil de başka bir çocuk doğmuş olsaydı ona da Özlem, diyeceklerdi... Sanki ben değil de hayalleri gelmiş, dünyaya gibi… Ama annem ellerimi çekip beni parka götürdüğü zaman ve bana ‘’Prensesim’’ diye seslendiğinde bu histen kurtarıyordu beni…
Her kelimesinde, boş koltuğa biri oturuyordu sanki. Kalabalık oluyorduk, palas pandıras.-
Bir keresinde neden herkese armağan bu hikâyen, diye hızlıca sormuştum.
Çünkü anlatırsan acın normalleşir, alışırsın. dedi. Soruma kimse tepki vermedi. Onlar duymamış gibiydiler. Ve hafif utandığını sezeceğim bir ses tonuyla devam etti.
Çocukluğum, üstümden her on dakikada üç uçağın geçtiği İstanbul’un hemen hemen kalabalık sayılan semtlerinden birinde başladı. Bu kadar coğrafik bilgiye neden önem veriyorum bilmiyorum. Belki de kurduğum cümlelerin nesnel olmasını istiyorumdur.
Burnumda asılı kalan reyhanın, toprağı sulanmaya başlamıştı şimdi. İmparator penguen, küçük bir balığı sevebilir miydi?-
Gerçi şimdi bunu neden anlatıyorum size . Yıllardır içimde tutuğum her şeyi anlatacağım diye düşünerek abarttım gene.
Sonra, uçaklara yıldızlar kadar dokunabilecek olmak çok iyi geliyordu... Denemediyseniz mutlaka deneyin belki o kadar yakın değildir evleriniz ama olsun el sallayın uçaktakilere, hem belki onların hiç el sallayanları yoktur… Böyle iyi hissettiklerimin yanında, anneme söylemeyin üzülmesin ama şunu da söylemek istiyorum size: Küçük kardeşime bakmakla geçiyordu bütün günlerim… Annem, karnındayken beni nasıl hasretle bekliyormuş. Şimdi ise…
Bazen, o kadar çok sorumluluk yüklüyorlardı ki bana, kendimi kocaman, demirden bir iş makinesi gibi hissediyordum... Fîrûze bir benlik… Yoğrulmuşsun ötesinde gammazlığı da taşır, omuzlarında.
‘’Bunu da nereden çıkarttın ?’’
Babamın annemi sevmediği gerçeğiyle bütün kardeşlerimden önce karşılaşmıştım çünkü.…
-Sanki iç sesi onun konuşmasına izin vermiyor gibiydi, bir çatışma yaşıyordu ve kalabalık olarak bunu fark ediyorduk.-
Seviyor olsaydı, her şeyi bahane edip döver miydi? Besbelli ki bahane arıyordu annemi üzmek için…
‘’Her şeyin bir sebebi vardır ama tabii ki bu, birinin birine verdiği bir zarar ya da herhangi bir zarar için geçerli değildir. Ve bu yeryüzünde; kötülüğe bahane edilecek hiçbir fikir yoktur, olamaz da!’’
Üzüldüğüm her anda sıkı sıkı tuttuğumu düşündüğüm her şey nedensiz bir denemeyle sabunluk taslıyordu. Bazılarınız da buna ‘’Hikmet’’ diyordunuz.
Üstelik, küçük kardeşim babamın kucağına bile gitmiyordu. O hiç konuşmazdı ama verdiği tepkilere göre ne hissettiğini anlardım. Bu yüzden annem hep kısık konuşuyor ve kardeşimle ben ilgileniyordum.
Günler günleri kovalıyordu. Çocukluğumun, arkadaşlarımın anlattığı umut dolu gülümseyişleri, adına sevgi dedikleri hayatları arasında sürüp giderken ‘’Ben neredeydim?’’
Ve, yaşananlara hiçbir şekilde engel olamıyordum. Arkadaşlarım bana sevgi gösterilerinde bulunuyordu ama nedense ben hiç mutlu olamıyordum.
Parmaklarını yumruk yaparak avucunu sımsıkı kapatan ve halsizce oturan bir dilenciydim…
‘’İnsan en çok annesinden, babasından yani ailesinden bekler her şeyi… Sevgiyi, saygıyı, sadâkati ve hatta ihaneti… O bile gelecekse onlardan gelmelidir. Ki affedebilsin… Bu yüzünden böyle mutsuz hissediyor olmalısın.’’
-Bir an gene sustu. İçeride müzayede sessizliği hâkimiyet sürmeye başlamıştı ki…-
Ama gözümü açtığımda annemin gözlerinin altındaki şişi ve morluğu görüyordum. Gördükçe hiçbir sabaha uyanmak istemiyordum.
‘’Rüya olsa kâbus dersin. Ancak bu gerçeğin ta kendisidir ve gerçekler, düşler kadar karşılaşılması kolay bir meczuplukta değildir. ’’
Buna gözümü ne kapatabiliyordum ne de açabiliyordum. Çünkü babam; ne zaman, annemin çığlıklarına kulak kesilsek ne zaman bakacak olsak büyüyünce hatırlamayacağımı düşündüğü cümleler kuruyordu… Biz de çaresiz; sessiz ağlayışlarımızla, çığlıklar arasında, sesimiz duyulmasın diye yorganı yumruğumuzun içine alıp dişlerimizle sıkarak öylece bekliyorduk.
Çocuk saflığıyla sorguluyordum; babam neden en azından annemi görmeme izin vermiyordu… Annemin şişen yanaklarını, öpmek öpmek, gözünden akan yaşları ellerimle silmek için hasretle yanıp tutuşuyordum. Annem salonda, biz yan odada kendimizi bir kuyuya düşmüş de kimseye sesimizi duyuramıyor gibi hissediyorduk. Babam neden izin vermiyordu ki annemi öpmeme, kıskanıyor muydu onu da öperdim isteseydi. Yeter ki isteseydi. İstemek ayıp bir şey mi ki?
‘’ Kendi hatalarından kaçan bir insan, asla hatalarını başkasının gözleri önüne sermeye cesaret edemez çünkü. Bir aynaya denk gelse göz bebekleri… Kim bilir, öfkesinden korkar da dururdu; hırsı… Belki!’’
-Durakladı. Ben o konuşan her kimse, onunla yeniden konuşmaya başladığını anladım. Ama kimse bu duraksamadan şikayetçi değildi. Sanki herkes ‘’gerçeklikle’’ şarampole yuvarlanıyordu. Tedirgin bir gergedan boynuzu gibiydik; ne kaçmak ne yaralanmak istiyorduk.-
O yine de devam etti…
Bileklerim kambur balinalar gibiydi, herkes gibi sene sene değil de gün geçtikçe yaşlanıyordum sanki. Amansız bir soytarı gibi rezil kötülüğe yoldaştı ömrüm. Öyle bir bağ vardı ki kötülükle aramda; kulak tıkamak istediğiniz gürültüsel bir varlık düşünün… Ölüm diyerek, savaş diyerek ve bunu utanmadan, tüm sinsiliğiyle, beraat ettirmeden yapıyor…
-Son kelimesinde, kaldığı vurguda bir daha konuşmayacağını hepimiz anlamıştık. Ama gene de can kulağıyla ondan çıkacak bir sesi bekliyorduk. O kış gecesi geçti, yaz geldi. Sonra kış geldi ve sonra gene bir yaz daha… Böyle kaç sene geçti bilmiyorum. Ama, ondan bir daha hiçbir ses duymadık. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum hâlâ uyurgezerim. Bileklerimde, hâlâ taş ve mağaraların önündeyim kulaklarım ayakkabılarımın altındaki çamurun ‘’ ŞAP ŞAP’’ sesinde... Derken adımlarım hızlandı, yavaşladı sonra da durdu. Yaşamdan ölüme kırmız halı… Gerçekten de kendimi bir cenaze alayının içerisinde bulmuştum. Ölüm, ne kadar da sessizmiş…
Ondan bir daha hiç duymadığım ses; temelli, kendine gömülü bir sessizliğe evrilmişti. Ben de peşinden gidiyordum.
‘’Tabuta koduklarında anasının bir tel saçı kalmış yavrucağzımın yanaklarında, ne ettilerse çıkaramamışlar… Hoca da öyle koyun deyi izin vermiş.’’
Ölüm sadâkatli bir perçem…
Alnım, boncuk boncuk terliyordu. Yalnızca hayrete mi düşmüştüm, emin değilim. Şimdi sofrada hiç ekmek yok. Ve gözlerim hiç tuz da görmüyor. Ömrüm sırtını döndü, boyunca; bir daha gölgesiz gülemeyeceğimi seziyordum. Üstüm açık kalmıştı.-