Yeni Bir Hikâye/ Nefis Denen Çıngar Bekçi
Kasım da bu işin içinden bu sefer nasıl çıkacağını düşünüyordu. Bu İranlı aile de nerden çıkmıştı karşısına şimdi. Ahh. Keşke ahlarım ah ettiğim yerde kalsaydı. Bu kadar içten dememeli adaletin bu kadar amansız bir hasta gibi karşısına dikileceğini ta evine kadar geleceğini bilmiyordu. Allah’ın planı demek bu kadar kusursuz oluyor. Demek ki Allah hiç ama hiç unutmuyor. Ben şu şekilde karşılaşmasam söylediğim cümleyi dahi hatırlamayacaktım eminim.
Bu düşünceler bağrında zıplarken, böldü Süveyda düşüncelerini.
-Ne demek şimdi Behiye öldü mü.
-Ölse gene iyi. Süründü kadıncağız, ayaklarını yere sürüye sürüye… Dilim de varmıyor ki Kervan abi. Şimdi bu İranlı aile neden burda Behiye’yi nereden tanıyor. Bunların olayı nedir?
-Susabilirsen şimdi soracağım.
-Türkçe biliyor musunuz, sayın misafirler Türkçe, Türkiş bilmek?
-Elbette biliyoruz. Hem de ana dilimiz gibi. Behiye öğretti bize, isminiz neydi sizin? Kervan siz olmalısınız. Meraklı, sabırsız ve biraz saf…
-Ne Behiye Bacı böyle mi anlattı size. Bak sen.
-Siz de gül reçelini harika yapan, fevriliğiyle bilinen Nahide.
-Yahu Behiye abla şimdi el oğluna da bu söylenmez ki.
-Peki ben, beni tanıyor musunuz dedi, Kasım. Benden acaba size hiç bahsetti mi?
-Siz de, taranmış bıyıklara sahip olduğunuza göre Kasım olmalısınız.
-Bu kadar mı dedi, Behiye. Başka bir şey söylemedi mi.
İnsanın sevdiğini sevdiğine söyleyememesi ve başkalarına onu nasıl anlattığını bilmek istemesi hem çok güzelmiş hem de ürperiyormuş insan. Sevdiğinin gözünde kötü bir yerde olmak; gece görülmek istemeyen bir yarasa gibiydi Kasım. Ancak baykuş gözler onun üzerine çoktan çevrilmişti.
-Sen çok inançlı biriymişsin. Senden Allah’ı dinlemek isteyebileceğimizi söyledi. He bir de…
-Bir de ne?
-Çok beklemiş seni ama hiç gitmemişsin. Çok kırgındı sana. Biz sen git, çık karşına derdik. Ama o ‘’Kadın kısmı gitmez, derdi. Kadın bekler, erkek gider.’’ derdi.
İşte şimdi korktuğu başına gelmişti Kasım’ın. Bugünden sonra ne Kasım aynı Kasım olacaktı ne de hayat artık akıp gidecekti onun için… Zaman; onu pençesine hapsedecek, yakaladığı av kuşlarıyla onu beslemeye başlayacaktı. Öyle de oldu. O sonbahardan sonra Kasım; gevezeye sabredemez, kuşları besleyemez, güneşe bakamaz ve gökyüzünü seyredemez olmuştu.
Kasım’ı en çok gören boyası akmış bir nahile…
-Acemler siz neden buradasınız diye söze bir anda girdi, Nahide.
İyi ki de girdi eğer girmeseydi kimse giremeyecekti altın söze.(Tabii söz altındır, kıymet bilmek istersen: Önce Rabbimdir, sözlerle bize ulaşan.)
-Diyorum ki siz neden buradasınız. Deminden beri konuşuyordunuz siz şimdi neden susuyorsunuz anlamadım. La havle vela kuvvet. Acemler size diyorum tevbe ya Rabbim.
-Size Behiye’nin vasiyetini ulaştırmak için geldik.
-He o mesele.
-E çıkartın da bakalım, artık.
Bunlar evli bir çiftti anlaşılan. Kocası kadına dönüp kafasıyla onay verdikten sonra, kadın olan Acem arkasına dönüp çarşafının içinden eski bir defter çıkardı. Defterin arasından da bir kâğıt.
Defteri doğrudan Kasım’a uzattılar. Kâğıdı da Kervan’a.
- Defter sadece Kasım’a verilecek olan emanettir. Kâğıtta Behiye’nin vasiyeti.
-Köyün yarısı Behiye’nin neredeyse ama kendi yok. Ne tuhaf değil mi.
-Allah kime neyi nasıl kısmet edecek hiç bilinmez, diye söze girdi. Kasım.
Kimine ev verir başkasının kiracısıdır, kimine kiracı verir ev vermez. Evveliyattan beri olan düzen ve plan Allah’ın nezdinde belli ve o yönetici her şeye hâkimdir. Ne sesin ne benim ufacık yorumumuza ihtiyacı yoktur Allah’ın. Ama bir onun çekirdekte göndereceği bir hayrına öyle açız ki. Hesaplar yapıyor, kitaplar yazıyoruz bu ince hesaplar uğruna. Sanki bu hesabı yapmış ve çoktan hesabı kapatmış biri yokmuş gibi. Bizim saatlercemiz: bize saatlerde var… Allah’ın zamana mı ihtiyacı var san ki an saliseden bile daha az bir anda oldurup bitiriyor aynı anda milyarlık her şeyi. Günü, geceyi gündüzü, hayatlarımızı, acılarımızı ve sevinçlerimizi. Bizse bir hüzne 50 sene bir sevince ayrı bir 50 sene tutunuyoruz…
Acemler Kasım’a dikkatle baktı ve Behiye! Ah Behiye. Bunu da nokta atışı söylemiş gerçekten bize.
-Kasım senin tahsilin mi var. Dini bir mektepte falan mı okudun. Sabır taşı çoktan çatladı da suyu çıktı. Bu nasıl zaman Kasım Bey: İnsan sabredecek şeylere neden sabredemiyor, nerede eksiğiz, neredeki yarımımız tamamlanmayı bekliyor, hissettiğimiz bu sırt ve yük ağrıları neden? Oysa Rabbim var nasıl olur da, onun bize verdiği gücü, desteği hissedemiyoruz. Haşa Allah hissettirmiyor değil. Bizde sorun var biliyorum ama nerede? Eğer birgün karşılaşırsak bunun da cevabını senden alabiliriz diye ummuştuk, Rabbim dilerse. Ve buna vesile sensen.
-Nefis dediğimiz çıngar bir bekçi var içimizde... Onunla iyice tanışmak ve ona da kendimizi iyi tanıtmak ve sonra da ona sınırlarımızı iyi anlatmak gerek ve bunları yaptıktan sonra Allah’ın yardımıyla elbette, koyduğumuz sınırları korumamız gerek. Diyelim ki nefis bu sınırları aşmaya yeltendi, ne yapacağız? Allah’a sığınıp mücadele edeceğiz… Sınırlarımızı ancak böyle koruyabiliriz. Ona, Allah’a sığınmayan, dayanmayan hiçbir şey ayakta kalamaz. Tıpkı yeni doğan bir yavruya Allah’ın: Ayağa kalk, demesiyle ayağa kalıp yürümeye başlaması gibi. O dilemezse, mücadelemiz de boştur. Boşları dolduran Allah’tır. Anlam, Rabbin hissedilmesiyle değerlenir. Rabbin izini görmeyen, duymayan her şey silinir ve yok olur. Bu zat neden tüm övgülerin sahibi anlıyoruz değil mi. Her şey ona muhtaç. Bizim birbirimize ihtiyacımız var ve kati surette her şey ve hepimiz ona muhtacız… He ve evet nasıl yapacağız peki bu mücadeleyi: Zaten Allah kuranda o sınırlarını hepsini koymuş ve uymamızı beklemektedir. Yeniden düşünüp bulacağımız bir şey değildir: nefis mücadelesi. Denileni yapmak mücadelesidir…